Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı. Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir....
Affetmek için,insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir. Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir. Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür...
Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin. Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, Sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız...
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir...
AFFETMEK;O kişiyi sevmek değil. O kişiyle konuşmak zorunda olmak değil. O kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil. O kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil. O kişiyi kucaklamak değil. O kişiyi suçsuz bulmak değil. O kişiyi haklı bulmak değil. O kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil...
Affetmek; kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin Hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır. Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir. "Duygusal unutma affetmenin diğer adıdır...
20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, ka lın sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden.
Sıkı dostları ve düşmanları oluyor insanın. On ları ölesiye seviyor ya da ölesiye nefret ediyor onlardan.
30 larında yalanı hakikatten ayırt etmeye baş lıyor.İyi sandıklarının hıyanetiyle tanışıyor, sır tında dost işi hançer darbeleriyle ; ve en kötü zannettiği şefkatle imdadına yetişiveriyor.
Zaman kanatlanıp da 40 ına yaklaştığında in san, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini bir birine karıştırıyor.
İyilere nakşolmuş kötüyü ve kötülerin içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu.
Anlıyor ki, iyi insan / kötü insan yok ; insanın içinde iyilik ve kötülük var, kötüyle iyi panzehi ri değil birbirinin ; kankardeşi. İyilerle kötüler çekiştirmiyor ipi. İyilik ve kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi.
Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete dönüşmesine ; acı girdaplarının içinde hazzın raksetmesine.Tevazuyla gurur,haysiyet likle onur el ele yürüyor.
İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, gü nahkarla tövbekarı birarada farkediyor. Benim, hükmeden ve boyun eğen,zulmeden ve acı çe ken.Bunca şiddet kadar onca merhametde be nim eserim.
Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi he zimete bulayan benim.Kundak bezime tıpatıp benziyor kefenim,hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız ve asil.Ben, hem örs hem çekicim.
İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı..Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar da kanlı içsavaşlarına borçlu ilerlemesini..
O zaman , iyileri kötülerden ayırmak gibi nafile bir uğraşı bırakıp ''başta kendin olmak üzere'' insanların içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun ; kıymet bilmeyi ve '' yine başta kendin olmak üzere '' herkesi hoş görmeyi öğreniyorsun.
Tükendikçe pahalanıyor zaman ; günler azal dıkça uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değer leniyor dostların.Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar;sevapları ve zaferleri kadar.
Önemli değil kaç kez yenildiğin ; önemli olan, kaç yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.
Bu paramparça ruhlardan, çelişkili duygular dan,çatışmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk çıkıyor ortaya
Yine Şırnak'ta, pusuda 12 arkadaşıyla birlikte şehit düşen komando er Sıddık Küçükgöz'ün evinde de yas var.
22 yaşında ölen komandonun terhisine 20 gün varmış.
Babası Hamit Küçükgöz, 20 gün askerlik yapmak için askerlik şubesine başvuracağını söylüyor;
"Vatana borcumuz kalmasın" diyor.
Murat Uçar daha 1 ay önce evlenmiş. Cenazesinde dul eşi gözyaşı dökerken babası "2 oğlum daha var, onları da feda ederim" diyor.
* * *
Hangi halk bir oğlunu gömerken, vatan uğruna diğerlerini ölüme yollamaktan söz eder ki?
Başka hangi toplumda vatan sevgisi evlat sevgisine eştir?
Nerede analar "Benim kuzumu geri getir Şırnak dağları" diye ağıt yakarken düşmanı sevindirmemek için gözyaşını içine atar?
Nerede babalar, oğlundan kalan vatan borcu için askere yazılmaya kalkar?
Bu nasıl bir aidiyet duygusu, nasıl bir vatan sevgisidir ki, acılarla eksilmez; büyür inadına...
Yine de sormak isterim:
Vatanı sevmenin, ölümden gayrı bir yolu yok mudur?
Vatan ille kan dökerek, can vererek mi savunulmalı, sevilmelidir.
Ölümden vatanı ayırmanın, toprağı yaşayarak savunmanın bir yolu yok mudur?
Ve şehit ailelerinin bu gönül zenginliğine karşın çektikleri yoksulluğa bakarak soruyorum:
"Vatanın da onları sevmesi gerekmiyor mu; onların vatanı sevdiği kadar?.."
* * *
Diyoruz ki; "Söz konusu olan vatan ise, gerisi teferruattır."
Ama tabutta yatan babasının canının bir "teferruat" olduğunu nasıl anlatabiliriz ki 3 yaşındaki Ramazan'a?
Hele vatanı sevmenin yegâne yolunun bu olduğu şüpheliyse...
Hele o "teferruat"ın içindeki bazı "teferruat"lar çok önemliyse...
Mesela, Ünal Çavuş'un yetimine, 25 yıldır süren bir savaşta neden hâlâ babasını o mayın belasından korumanın bir yolunu bulamadığımızı açıklamak Milli Savunma Bakanı'nın boynuna borç değil midir?
Şehidinin "20 günlük borcu" için askere yazılmaya hazırlanan babaya, neden bunca kayba rağmen hâlâ teröre karşı, düzenli ordu yerine donanımlı profesyonel birimlerle mücadele edilmediğini izah etmek zorunda değil miyiz?
Çeyrek asırdır kan dökülen bir bölgede hâlâ 2 PKK'lı bir jandarma karakolunu güpegündüz ciple basabiliyorsa, o şehitlerin ailelerine "Kanları yerde kalmayacak" dışında da bir şeyler söylenmesi gerekmiyor mu?
"2 oğlum daha var, feda olsun" diyecek kadar vatanını seven bu insanlara, vatanın "Onları da gönder" dışında bir diyeceği yok mudur?
Bu, mukadderat mıdır?
Teferruat mı?
* * *
Günümüz dünyasında insan hayatının "teferruat" sayılamayacağını biliyoruz.
Mayının, pusunun, baskının kader olmadığını da...
Vatanı asıl yaralayanın, canlar yiterken "Gelecek ay Amerika'ya gittiğimde Bush'a söyleyeceğim" demek olduğunu da...
Her saldırıdan sonra cenazede nutuk attığımız, teröre lanet ettiğimiz kadar, Ünal Çavuş'un yetimi gibi "Neden?" diye sormanın, herkesi önlem almaya, çare bulmaya zorlamanın vaktinin geldiğine de inanıyoruz.
Vatanı ölümle değil, yaşamla birlikte anmayı özlüyoruz.
Vatanseverlik, sadece silah çekmek, can vermek, şehit düşmek değildir;
Canlar yitmesin diye çareler düşünmek, çözüm üretmek, ölüm yerine yaşamı, savaş yerine barışı, kindarlık yerine kardeşliği yüceltmek de vatanseverliğe dahildir; bilinsin istiyoruz.
kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.
İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
Kapı çalar...
Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza
atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini
yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız
vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak
ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.
Kapı çalar...
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir.
Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak
ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.
Kapı çalar...
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
Kapı çalar...
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı
zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter
gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...
Ve kapı çalmaz...
O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır.
Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken;
"Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.
Bazı tarifler zor yapılır. Gece, başını yastığa koyduğunda kavga içinde olan iki tip insan vardır. Birincisi kalbinden gelen rüzgârların sarhoşluğuyla, dertlenecek dertler bulur da kavga eder. Rüyaları aydınlıktır... ikincisi, beyninin dehlizlerinde sorgular ve sorgulanır, kaçar ve kovalar ve dahi kendisi derttir de kavga eder. Kâbusları vardır... Birincisi gönül adamıdır. İkincisi günün adamıdır. şimdi siz, birinci adama sevgiyi tarife kalksanız boştur; çünkü o sevginin adıdır. İkincisine anlatmaya değmez çünkü onun anlayışı lügat ile sınırlıdır... Bazı tarifler, bazılarına zor yapılır. Ama şimdi sevgiden bahsetmek, sevgiyi anlatmak zorundayız. Ürkecekleri, korkacakları tek şeyimiz sevgimizdir. Onların kâbuslarını ya rüyaya çevirecek ya da kâbusu yaşatacak tek şeyimiz sevgimizdir. Çünkü bizim sevgimiz korkulasıdır. Ölümle buran burunadır. Biz ölümün yanına sevgimizi yazarız, onlar korkularını... Yüreğimiz ferah, rüyalarımız aydınlıktır. Çünkü ölümden korkmayız. Sabrımız akıllarını karıştırdı, cüretlerini arttırdı. Sabrımızı sevgimiz sandılar. Sabrımızla oynarken, sevgimizi uyandırdılar. Ve sevgiyle... Ve aşkla... Ve yanına adını yazdığımız, üstüne yazıldığımız ölümle... "Ne olur, siz de beyaz rüyalar görün" arzusunu önlerine koyunca... <******>******> Sevgiyle tanışacaklar... Tanışacaklar... Sevmek ölmekle başlar... Sevmek şarkı sözü malzemesi değildir bizde... "Allah..." dedikten sonra sevmek, uğrunda ölmeyi gerektirir... Sevgimiz onun için güzeldir ve tehlikelidir. Harcamayız... Velhasıl; Orman yangınına oyuncak su tabancası ile koşanlar, kibrit alevinin karşısına okyanusla çıktıklarını zannediyorlar. Halbuki.... Yangın kalbimizde ve orası sevgi ocağı... Ve vallahi bir damla su bile değiller... Gelip anlasalar... Yanmasalar.
Yani diyorum ki aradan geçen onca yıldan sonra bir de dönüp bakarsın ki hepsi kocaman bir boşlukmuş... Sen saçımı süpürge ettim diye övünürken yıpranan eski süpürgenin en iyi ihtimalle kapı arkasına bırakıldığını fark edersin... En iyi ihtimalle kapı arkasında kaldığını anladığında üstelik... Bu yüzden mazlum olarak yaşamayı tercih etmek yanlış olmalı diyorum. Bu yüzden kimse kimseyi kandırmasın diyorum. Bu yüzden kimse kendisine yalan söylemesin diyorum... Arkadaşından daha çok üzülemez kimse arkadaşının kederli yalnızlığına... Uzantısı bir biçimde kendinde bitmiyorsa, hiçbir felaketin fazlaca önemi yoktur günümüz bencil insanının değerlerinde. Yalan mı? Tercih edilmeyen olmak öfkeli ve yalnız kılar insanı, bilirim! Oysa hayatta her şey yüzde elli ihtimal üzerindedir. Ya terk edilen kişi olursun ya da uğruna her şeyin feda edildiği... Ya bırakılansındır ya da bırakan. Ya kurbansındır ya da kahraman... Ve çoğu zaman hayat her iki uç arasında sürükler insanı. Ömrünün bir noktasında zafer sarhoşluğu yaşarken bir bakarsın ki yenilmişsin... İşte o zaman, kazandım ya da kaybettim sanmanın bir önemi kalmıyor... O halde? O halde? Neden kurban olmanın güzel olduğunu sanıyor insan? Kendine acımayı ve acındırmayı neden seviyor? Yani diyorum ki: Düştüysen eğer, düştüğün yerden neden kalkmıyorsun? Daha ne kadar ağlayacaksın orada? Ne kadar sızlanacaksın? Asil, acılı, mazlum bir zavallı kurban olmayı kabul etmek hiçbir şey kazandırmayacak sana. Senin hayatın akıp gidecek gözlerinin önünde. Ve o hayat sen her anlatmaya kalktığında can sıkan sıradan hikâyelerden biri olarak kalacak... Üzgünüm... Kaybeden rolünü bu kadar benimsersen, sana daima kaybetmek düşer!